We use cookies for anonymous analytics to improve Semantix. See our Privacy Policy.
CEFR B2 · Upper intermediate
B2 gives you the two verb forms that make Turkish sound written: the passive -il/-in/-n (tartışılıyor, kabul edildi) for saying what was done without naming who did it, and the causative -dir/-t/-ir (hazırlattım, tamir ettirdim) for having things done. You express regrets with keşke + -seydi, weigh arguments with bununla birlikte and dolayısıyla, and pick up the abstract vocabulary of debate, media and working life - önyargı, çelişki, sürdürülebilir, iş birliği, terfi - so you can argue a case, read a newspaper column and get through a job interview.
60 words · 3 units · 3 grammar points
Reflect on life, values, personal growth, and relationships.
Discuss social issues, debate for and against, and talk about media.
Talk about workplace responsibilities, job interviews and career plans; have things done with the causative.
The first 40 of 60, in frequency order.
| Turkish | English | Example |
|---|---|---|
| önyargı | prejudice; preconceived bias | Medyadaki önyargı, kamuoyunun algısını derinden etkileyebilir. |
| çelişki | contradiction; inconsistency | Politikacının açıklamalarındaki çelişki, gazetecilerin dikkatinden kaçmadı. |
| kanıtlamak | to prove; to substantiate | Araştırmacı, hipotezini deneysel verilerle kanıtlamak zorundaydı. |
| sürdürülebilir | sustainable; viable in the long term | Sürdürülebilir kalkınma, günümüz ekonomi politikalarının merkezine oturmuştur. |
| tartışmalı | controversial; disputed | Bu tartışmalı yasa tasarısı, mecliste uzun süre gündemde kaldı. |
| bununla birlikte | however; nevertheless; alongside this | Proje büyük bir bütçe gerektiriyordu; bununla birlikte yönetim onay verdi. |
| kaygı | concern; anxiety; apprehension | İklim değişikliğine ilişkin kaygı, uluslararası platformlarda giderek daha fazla dile getiriliyor. |
| vurgulamak | to emphasize; to stress | Rapor, eğitimdeki fırsat eşitsizliğini özellikle vurgulamak amacıyla hazırlandı. |
| kapsamlı | comprehensive; extensive; far-reaching | Hükümet, sağlık sistemini yeniden düzenlemek için kapsamlı bir reform paketi açıkladı. |
| dolayısıyla | therefore; consequently; as a result | Veriler yetersizdi; dolayısıyla araştırmanın sonuçları sorgulanmaya başlandı. |
| çıkar çatışması | conflict of interest | Yargıcın bu davada görev alması ciddi bir çıkar çatışması doğuruyordu. |
| eleştirmek | to criticize; to critique | Muhalefet, bütçe planını yetersiz bularak sert biçimde eleştirmek durumunda kaldı. |
| sınırlı ölçüde | to a limited extent; only partially | Politika değişikliği, sorunu sınırlı ölçüde çözebildi. |
| nesnel | objective; impartial | Akademik bir makale yazarken nesnel bir dil benimsemek büyük önem taşır. |
| öznel | subjective; personal in perspective | Sanat eleştirisi büyük ölçüde öznel bir değerlendirmeye dayanır. |
| öngörmek | to foresee; to anticipate; to project | Analistler, önümüzdeki yıl için ekonomik yavaşlamayı öngörmek konusunda hemfikirdi. |
| yansımak | to be reflected; to manifest itself in | Toplumdaki derin kutuplaşma, seçim sonuçlarına da yansımak zorunda kaldı. |
| gerekçe | justification; grounds; rationale | Mahkeme, kararını yeterli bir gerekçe ile desteklemek durumundaydı. |
| köklü | deep-rooted; well-established; radical (of change) | Eğitim sisteminde köklü bir dönüşüm gerçekleştirmek yıllarca sürdü. |
| somutlaştırmak | to make concrete; to give tangible form to | Lider, vizyonunu projeye dönüştürerek somutlaştırmak istedi. |
| tartışma götürmez | indisputable; beyond debate | Bilimsel verilerin gösterdiği bu gerçek tartışma götürmez niteliktedir. |
| söylem | discourse; rhetoric; narrative | Siyasi söylem, seçmenlerin tutumlarını belirlemede kritik rol oynar. |
| bağlam | context; framework | Bir ifadeyi doğru yorumlamak için onun bağlam içindeki yerine bakmak gerekir. |
| paradoks | paradox; seemingly contradictory situation | Refah artarken mutsuzluğun da yükselmesi, modern toplumun temel paradoks'unu oluşturmaktadır. |
| yadsınamaz | undeniable; cannot be denied | Teknolojinin insan hayatına katkısı yadsınamaz bir gerçektir. |
| ileri sürmek | to put forward (an argument); to claim; to assert | Akademisyen, geleneksel modelin yetersiz kaldığını ileri sürmek için kapsamlı veriler sundu. |
| kanı | opinion; conviction; belief | Yaygın kanı, bu reformun uzun vadede faydalı olacağı yönündedir. |
| boyut | dimension; aspect; scope | Sorunun ekonomik boyut'u, tartışmalarda yeterince ele alınmamıştı. |
| sorgulama | questioning; inquiry; interrogation | Gazetecilik, iktidarın hesap vermesini sağlayan bir sorgulama mekanizması işlevi görür. |
| göz ardı etmek | to overlook; to ignore; to disregard | Politika yapıcılar, çevre maliyetlerini göz ardı etmek pahasına büyümeyi ön planda tuttu. |
| ihtiyatlı | cautious; prudent; circumspect | Merkez bankası, faiz kararlarında her zaman ihtiyatlı bir tutum sergiler. |
| kaçınılmaz | inevitable; unavoidable | Küreselleşme sürecinde kültürel etkileşim kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkmıştır. |
| derinlemesine | in depth; thoroughly; profoundly | Araştırmacılar, konuyu derinlemesine incelemek için nitel yöntemlere başvurdu. |
| uzlaşı | consensus; compromise; agreement | Taraflar arasında sağlanan uzlaşı, müzakerelerin yeniden başlamasına zemin hazırladı. |
| kısıtlamak | to restrict; to limit; to constrain | Yeni düzenlemeler, basın özgürlüğünü kısıtlamak yönünde eleştirildi. |
| örtük | implicit; covert; underlying | Metinde örtük bir ideolojik yönelim bulunduğu savunuldu. |
| açık ki | clearly; obviously; it is evident that | Açık ki mevcut sistem, değişen koşullara yanıt vermekte yetersiz kalmaktadır. |
| belirleyici | decisive; determining; pivotal | Eğitim düzeyi, bireyin sosyal hareketliliğinde belirleyici bir etken olarak öne çıkmaktadır. |
| tetiklemek | to trigger; to set off; to precipitate | Ani döviz değer kaybı, ekonomik krizin yeniden tetiklemek için yeterli bir etken oldu. |
| hesap verebilirlik | accountability; answerability | Kamu kurumlarında hesap verebilirlik ilkesinin güçlendirilmesi zorunludur. |