We use cookies for anonymous analytics to improve Semantix. See our Privacy Policy.
CEFR C1 · Advanced
At C1 you control register: when to reach for the Arabic- and Persian-derived layer of formal Turkish (mahiyet, teamül, meşruiyet, riayet etmek) and when plain Turkish is the stronger choice. You use the inferential -miş for what you were told or worked out, subordinate whole clauses with -dığını and -eceğini, and steer an argument with connectors such as nitekim, hâlbuki, bilakis and gelgelelim. Idioms arrive with a native speaker's precision - taşı gediğine koymak, ayyuka çıkmak, su götürmez - and the vocabulary is that of editorials, legal texts and literary prose.
61 words · 3 units · 3 grammar points
Master register, idiomatic expression, and conveying fine emotional nuance.
Build a logical argument: claims, evidence, counterargument, and persuasion.
Başkalarının sözlerini gereken mesafeyle aktarmak, toplantı ve öneri dilinin resmi kaydında hareket etmek ve haberleri okumak: rakamlar, eğilimler ve kaynaklar.
The first 40 of 61, in frequency order.
| Turkish | English | Example |
|---|---|---|
| nüfuz | influence, sway; penetration (in political/social contexts) | Şirketin bölgedeki nüfuz alanı her yıl biraz daha genişliyor. |
| ivme | momentum, impetus, acceleration | Reform sürecine ivme kazandıran asıl etken, kamuoyunun artan baskısı oldu. |
| mütevazı | modest, humble (of a person, sum or claim) | Yazar, ödül töreninde mütevazı bir konuşma yaparak eleştirmenlerin takdirini kazandı. |
| tahakküm | domination, tyranny; oppressive control | Roman, taşra kasabasındaki görünmez tahakküm ilişkilerini ustalıkla resmediyor. |
| savsaklamak | to neglect, put off, dawdle over (a duty) | Bakanlık, denetim yükümlülüğünü yıllarca savsakladığı için sert biçimde eleştirildi. |
| muğlak | ambiguous, vague, obscure | Sözleşmedeki muğlak ifadeler, taraflar arasında uzun süren bir anlaşmazlığa yol açtı. |
| yadsımak | to deny, disavow, refuse to acknowledge | Kimse bu buluşun bilim tarihindeki dönüştürücü etkisini yadsıyamaz. |
| tutarsızlık | inconsistency, incoherence (in argument or conduct) | Tanığın ifadesindeki en küçük tutarsızlık bile savcının iddianamesini sarsmaya yeter. |
| özgülemek | to devote, allocate, earmark (resources, a chapter) to something | Araştırmacı, çalışmasının son bölümünü tamamen yöntem tartışmasına özgülemiş. |
| ödün vermek | to make a concession, compromise (often on principle) | Doğruluktan ödün vermek, editörün asla kabul etmeyeceği bir şeydi. |
| irdelemek | to scrutinise; to examine closely | Komisyon, yasa tasarısının her maddesini tek tek irdeledi. |
| çıkmaza girmek | to reach a deadlock, come to an impasse | Görüşmelerin çıkmaza girmek üzere olduğunu her iki taraf da hissediyordu. |
| eğreti | makeshift, ill-fitting, tentative; out of place | Yeni yasa, mevcut hukuk sistemine eğreti biçimde eklemlenmiş bir yama gibi duruyor. |
| süregelmek | to persist, continue on (of a long-standing condition) | İki ülke arasında yüzyıllardır süregelen sınır anlaşmazlığı hâlâ çözülebilmiş değil. |
| kanıksamak | to become inured to, take for granted through repetition | Toplum, ekonomik krizlerin tekrarını öylesine kanıksadı ki artık kimse şaşırmıyor. |
| mahiyet | nature, essence, true character (of something) | Bu belgenin hukuki bir mahiyet taşıyıp taşımadığı hâlâ tartışmalı. |
| teamül | customary practice, established convention, precedent | Parlamentoda yerleşik bir teamül, atamaların komisyon onayından geçmesini gerektirir. |
| münhasıran | exclusively, solely (formal, legal register) | Bu yetki, kanun gereği münhasıran üst kurula tanınmış bir denetim yetkisidir. |
| nitekim | indeed, as a matter of fact (introducing confirming evidence) | Uyarılar dikkate alınmadı; nitekim öngörülen felaket birkaç ay içinde gerçekleşti. |
| bu itibarla | accordingly; in that respect (formal) | Sözleşme feshedilmiştir; bu itibarla tarafların birbirine karşı yükümlülüğü kalmamıştır. |
| hâlbuki | whereas, whilst in fact (contrastive connective) | Herkes onu deneyimsiz sanıyordu; hâlbuki sahada on yılı aşkın bir geçmişi vardı. |
| bilakis | on the contrary, quite the opposite | Yeni düzenleme rekabeti kısıtlamadı; bilakis küçük oyunculara alan açtı. |
| velhasıl | in short, in a word (slightly literary/rhetorical) | Velhasıl, yazarın savunduğu tez kendi verileriyle bile desteklenmiyor. |
| kaldı ki | moreover, what is more (introducing a clinching further argument) | İddia belgesizdir; kaldı ki tanıkların hiçbiri olay yerinde bulunmamıştır. |
| gelgelelim | and yet; however (literary connector) | Plan kâğıt üzerinde kusursuzdu; gelgelelim uygulama bambaşka bir hikâyeydi. |
| ayyuka çıkmak | to become notorious, be blown wide open (of a scandal or outcry) | Dedikoduların ayyuka çıkmak üzere olduğunu herkes hissediyordu. |
| azımsamak | to underestimate; to belittle | Bu rakam, azımsanmayacak bir kesimin gelirini doğrudan etkiliyor. |
| hesaba katmak | to take into account, factor in | Bölgesel eşitsizlikleri hesaba katmak, modelin sonuçlarını ciddi biçimde değiştirirdi. |
| gündeme gelmek | to come onto the agenda, be raised as an issue | Bu önerinin yeniden gündeme gelmek şöyle dursun, anılması bile beklenmiyordu. |
| zemin hazırlamak | to pave the way for, lay the groundwork for | Bu tür bir ekonomik kırılganlık, popülist söyleme zemin hazırlamak için fazlasıyla yeterlidir. |
| ivedilikle | urgently, as a matter of priority (formal) | Komisyon, barınma sorununun ivedilikle ele alınmasını hükûmete tavsiye etti. |
| müstesna | exceptional, outstanding; with the exception of | Birkaç müstesna örnek dışında, dönemin şiiri biçimsel bir tekrara saplanmıştı. |
| amansız | relentless, merciless, implacable | Gazeteci, bürokratik kayıtsızlığa karşı amansız bir mücadele yürütüyordu. |
| içselleştirmek | to internalize (a norm, value, criticism) | Kurum, şeffaflık ilkesini içselleştirmedikçe hiçbir denetim mekanizması işlemeyecek. |
| perçinlemek | to cement; to consolidate (figurative) | Seçim zaferi, partinin taşradaki üstünlüğünü iyice perçinledi. |
| çürütmek | to refute, disprove (an argument); to rot (transitive) | Yeni arşiv belgeleri, uzun süredir kabul gören bu tezi kesin biçimde çürüttü. |
| öngörü | foresight; prediction | Krizin boyutunu aylar öncesinden gören bu öngörü, raporun en dikkat çekici yanıydı. |
| telafi etmek | to make up for, compensate for, redress | Kaybedilen on yılı telafi etmek, birkaç yıllık teşvik paketiyle mümkün görünmüyor. |
| hasar tespiti | damage assessment (technical/journalistic collocation) | Deprem bölgesinde hasar tespiti çalışmaları henüz tamamlanmadan yeniden inşa başladı. |
| kamuoyu yoklaması | opinion poll, public opinion survey | Son kamuoyu yoklaması, kararsız seçmen oranındaki belirgin artışa işaret ediyor. |